KOZLUKEBİR - BATI TRAKYA


Kozlukebir sitesi

B.Trakya Sorunları

I- Batı Trakya Türk Azınlığı

1.Genel

Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığı'nın nüfusunun 150.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Lozan belgelerine göre, 1923 yılında 129.120 olan Batı Trakya Türk nüfusu bölge nüfusunun % 68'ini teşkil ederken, bugün 150.000 nüfusla bölge nüfusunun ancak % 35'ini oluşturmaktadır. Lozan Antlaşması'nın imzalandığı tarihte ve Lozan Konferansı belgelerine göre toprak mülkiyetinin % 84'üne sahip olan Azınlığın bugün sahip olduğu toprak oranı ise % 20'ler civarındadır.

Yunanistan, göç ettirmek veya asimile etmek suretiyle Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığı'nı tamamen eritmek için unsurları aşağıda sunulan stratejiyi uygulamaktadır:

- Azınlığı Türk, Pomak ve Çingenelerden müteşekkil homojen olmayan bir topluluk olarak tanımlayıp azınlığın bölünmesine zemin hazırlamak.

- Azınlığı münhasıran dini kimliği ile tanıyıp etnik kimliğinin, dolayısıyla Türkiye ile bağlarının zayıflatılması ve böylece yukarıda işaret olunan bölünmeyi gerçekleştirmek.

- Azınlığın ekonomik gelişmesini engellemek ve sosyal güvenlik ve dayanışmasını sarsmak suretiyle göçü özendirmek.

Bu politikanın araçları ise şunlardır:

- 11 Haziran 1998 günü bir yasayla iptal edilen Vatandaşlık Kanunu'nun 19. maddesi yürürlüğe girdiği 1955 yılından bu yana sistemli olarak Türk Azınlık nüfusunun "kabul edilebilir" bir düzeyde tutulması için kullanılmıştır. Bu yasayla 60.000 civarında Batı Trakyalı Türk'ün vatandaşlığına son verilmiştir.

- Azınlığın asimile edilmesini kolaylaştıran yasak bölge uygulaması

- Taşınmaz edinmeyi denetleyerek azınlığın güçlenmesini önlemek, kamulaştırmalar yoluyla azınlığı topraksızlaştırmak.

A. Yunan Vatandaşlık Yasasının İptal Edilen 19. Maddesi

Yunan Vatandaşlık Yasasının 19. maddesinin hükmü aynen şöyle idi:

"Yunan olmayan kökenden bir kişi geri dönme niyeti olmaksızın Yunanistan'dan ayrılırsa, bu kişinin Yunan vatandaşlığını yitirdiğine hükmedilebilir. Bu hüküm, yurtdışında doğmuş ve oturmakta olan Yunan-olmayan etnik kökenli kişilere de uygulanır. Ana-babasından ikisi birden veya hayatta olanı vatandaşlığını yitirmiş olan reşit olmayan çocuklardan yurt dışında yaşayanlar da vatandaşlığını yitirmiş olarak ilan edilebilir. Vatandaşlık Konseyinin aynı yönde alacağı karara dayanarak bu konuda İçişleri Bakanı hüküm verir."

Batı Trakya Türk Azınlığı mensuplarını vatandaşlıktan çıkarmak için kullanılan bu madde, Yunan vatandaşları arasında "etnik kökenlerini" kıstas alarak, "Yunan asıllı olanlar ve olmayanlar" şeklinde ayırım yapmaktaydı. Bu maddeyle vatandaşlıktan iskat edilenler kendilerine bir tebligat dahi yapılmadan, keyfi biçimde vatantandaşlıktan çıkarılmışlardır. Soydaşlarımız vatandaşlıktan çıkarıldıklarını sınır kapılarında öğrenmiş, haklarında alınan karara itiraz edebilmeleri için Yunanistan'a giriş yapmalarına dahi izin verilmemiştir. Bu şekilde Yunan vatandaşlığı kaybettirilen soydaşlarımızın sayısının 60.000 civarında bulunduğu tahmin edilmektedir.

11 Haziran 1998 tarihinde Yunanistan Parlamentosu Vatandaşlık Yasası'nın 19'uncu maddesinin iptal edilmesine karar verdiğini açıklamıştır. Bununla birlikte, Yunan Hükümeti, binlerce vatansız soydaşımızın beklentilerinin aksine, yasa iptalinin geriye dönük etkisi olmadığını, yani vatansız soydaşlarımızın gaspedilen vatandaşlıklarının iade edilmeyeceğini bildirmiştir. 

2.Yunanistan'ın Lozan Andlaşması Çerçevesindeki Azınlık Hakları İhlalleri


a) Eğitim

Yunanistan ile Türkiye arasında 1953 yılında varılan bir mutabakat çerçevesinde her yıl karşılıklı olarak Batı Trakya ve Istanbul'a 25 öğretmen gönderilmesi öngörülmüş, daha sonra 1955 yılında öğretmen sayısı 35'e çıkartılmıştır. Ancak, aradan geçen süre zarfında Yunanistan, Batı Trakya Azınlık okullarına Türkiye'den gönderilecek öğretmen sayısını re'sen giderek azaltmış ve sadece 16 öğretmen için vize vermeye başlamıştır.

b) Din

Yunanistan'ın laik bir ülke olmaması nedeniyle dinsel kurumların günlük yaşamda yargısal, sosyal bir işlevi bulunmaktadır. Batı Trakya Türk Azınlığının din ve vicdan özgürlük ve haklarıyla din kurumları Lozan Andlaşması'nda genel ifadelerle düzenlenmiştir.

Batı Trakya Türk Azınlığının din kurumlarını düzenleyen metin 1913 Atina Muahedenamesidir. Bu Antlaşma hükümleri 1920 tarih ve 2345 sayılı yasa ile Yunan hukuk sisteminin bir parçası haline getirilmiştir. Yasaya göre, Batı Trakya Türk azınlığı dinsel kurumlarını kendi özgür iradesiyle oluşturmakta ve müftüleri seçim yoluyla görevlendirmektedir.

Yunanistan son dönemde 2345 sayılı yasayı yürürlükten kaldırarak müftülerin atama yoluyla işbaşına getirilmesini öngören yeni bir yasayı yürürlüğe koymuştur. Ancak, yasa değişikliklerinin Yunanistan'ın ahdi yükümlülüklerini ortadan kaldırmadığı açıktır. Bu şekilde Atina Muahedenamesi'ni ihlal eden Yunanistan, 590/77 sayılı yasayla Yunan Kilisesi'ne tanıdığı metropolitleri, 2456/20 sayılı yasayla Yahudi cemaatlerine tanıdığı yöneticilerini ve hahamlarını seçme hakkını Türk Azınlığından esirgeyerek azınlıklara diğer vatandaşlara tanınan hakların tamamının tanınacağını amir Lozan Antlaşması'nın 40. maddesini de ihlal etmektedir.

İskeçe ve Gümülcine Müftülerinin vefatından sonra azınlığın bütün ısrarlarına rağmen Yunan makamlarının 2345 sayılı yasaya göre gerekli seçimleri düzenlememekte direnmesi üzerine Azınlık İskeçe ve Gümülcine'de müftü seçimi yapmış ve iki müftü seçmiştir. Bu seçimler üzerine de Yunanistan 2345 sayılı yasayı iptal etmiştir. Yunan Hükümeti Azınlıkça seçilmiş İskeçe Müftüsü Mehmet Emin Aga ve Gümülcine Müftüsü İbrahim Şerif'i birbirini izleyen mahkeme ve hapis cezalarıyla taciz etmektedir. İskeçe Müftüsü aleyhinde şimdiye kadar toplam 15 dava açılmıştır. Halen devam eden 11 davada İskeçe Müftüsü toplam 96 ay (8 yıl) hapis cezasına çarptırılmıştır.

Halen İskeçe ve Gümülcine'de Azınlığın seçtiği ve tanıdığı ile İdare'nin re'sen atadığı ve Azınlığın tanımadığı ikişer müftü bulunmaktadır.

c) Cemaat ve Vakıf Yönetim Kurulları:

Lozan Andlatmasy'nyn 40. maddesi uyarynca, Baty Trakya Türk Azynlydynyn giderlerini kendileri kartylamak üzere, her türlü hayyr kurumlary, dinsel ve sosyal kurumlar, her türlü okullar ve buna benzer ödretim ve editim kurumlary kurmak, yönetmek ve denetlemek ve buralarda kendi dillerini serbestçe kullanmak ve dinsel ayinlerini serbestçe yapmak konularynda etit hakka sahip olmalary öngörülmüttür.

21 Nisan 1967 darbesinden sonra itbatyna gelen Yunan Cuntası, seçimle işbaşına gelmiş olan yönetim kurullarını azlederek yerlerine kendi tayin ettiği kişileri getirmiştir. İskeçe vakıf malları halen 1967 yılında Yunanistan'da cunta iktidarının atadığı bir kişi tarafından yönetilmektedir. Gümülcine'de ise, yine cuntanın atadığı kişinin 1989'da istifasından sonra, cemaat yönetimi denetleyici sıfatıyla atanmış müftüye tevdi edilmiştir.

YUNANİSTAN, BATI TRAKYA'DAKİ TÜRK VARLIĞINI 50 YILDIR İNKAR EDİYOR


Azınlıklara ve mültecilere yönelik uygulamaları ile uluslararası kamuoyunun gündeminden düşmeyen Yunanistan'ın, önümüzdeki dönemde de bu kötü alışkanlıklarını sürdüreceği gözleniyor.
Azınlıklara ve mültecilere yönelik uygulamaları ile uluslararası kamuoyunun gündeminden düşmeyen Yunanistan'ın, önümüzdeki dönemde de bu kötü alışkanlıklarını sürdüreceği gözleniyor.
İsimlerinde 'Türk' bulunan dernekleri yasaklayan Yunan yönetimi, Batı Trakya Türkleri'nin, Lozan Antlaşması uyarınca müftülerini özgür iradeleriyle seçmelerine de engel oluyor. Asırlarca Türkler'e ait bulunan en değerli arazilere, 'üniversite, hapishane, askeri tesis kurma' bahanesiyle hiçbir hak tanımadan el koyan Yunan yönetimi, vakıflara ait gayri menkulleri adeta yağmalıyor. Yunanistan toprakları içinde ezilen ve yok edilmek istenilen diğer azınlıkları da Arnavut ve Makedon kökenliler oluşturuyor.
İHA muhabirinin derlediği bilgilere göre, Avrupa Parlamentosu tarafından hazırlanan bir raporda, mültecilere ve azınlıklara yönelik işkence ve kötü muamele konusunda eleştirilen AB üyesi Yunanistan, Batı Trakya'da yaşayan Türkler'in 'Yunanlı Müslümanlar', Makedonların 'Kuzey Yunanistan'a göç etmiş Slavlar' olduklarını iddia ediyor. Yunanistan'daki bütün azınlıkların, 1920 'Yunan Sevr Anlaşması'na göre, kendi dillerinde eğitim yapma ve ibadet edebilme hakları bulunuyor. Ancak Yunan yönetimleri, azınlıklara verdikleri bütün hakları, çoğu zaman kuvvet kullanarak ellerinden aldılar.

TÜRK VARLIĞI İNKAR EDİLİYOR
Yunanistan, Batı Trakya'daki Türk varlığını, 1950'li yılların başından beri inkar ediyor. Yönetim, Türk olan bu insanları dünyaya "Yunan Müslümanları" olarak tanıtıyor. Bu politika çerçevesinde, Yunan mahkemeleri, Türk Öğretmenler Birliği, İskeçe Türk Birliği teşkilatlarının "Türk" kelimesini kullanmalarını yasakladı, 1991 Nisan ayında da Yüksek Mahkeme'nin 1729/1987 sayılı kararıyla isimlerinde "Türk" kelimesi bulunan derneklerin kapatılması onaylandı. 1999'a gelindiğinde Yunanlılar ile Batı Trakya'da yaşayan Türkler arasında mücadele ciddi boyutlara vardı. Türk olduklarını açıklayanlar hapsedilerek malları elinden alındı, işten atıldı ve çeşitli bahanelerle vatandaşlıktan çıkarıldı.

BÖLÜCÜLÜK AYBI
Vatandaşlıktan çıkarılanlar arasında, akrabalarını ziyaret etmek veya seyahat amacıyla Yunanistan dışına çıkan kişilerin çoğunluğu teşkil etmesi ise diğer bir ilgi çekici nokta. AB üyesi Yunan vatandaşı olarak çalışmak için Avrupa'ya giden Türkler de aynı uygulamaya muhatap oldu. Yunan makamlarının, 2 bin 500 Batı Trakya Türkü'nü vatandaşlıktan çıkarttığı tahmin ediliyor.
Yunan yönetiminin, Batı Trakya Türkleri'ni asimile etme politikasının başarısız olması neticesinde, azınlığı kendi içinde bölme taktiğine başvurması da dikkat çekiyor. Suni olarak bir Pomak, Çingene kültürü oluşturmaya çalışan Yunanistan, azınlığı Türk, Pomak, Çingene olarak bölme çalışmalarını aralıksız sürdürüyor.

MÜFTÜ SEÇİMİNE İPTAL
Lozan Antlaşması çerçevesinde, Batı Trakya Türkleri'ne müftülerini özgür iradeleriyle seçme hakkı da tanınmış olmasına ve 1990 yılı sonuna kadar müftüler cemaat tarafından seçilmesine rağmen, bu uygulama keyfi bir kararla iptal edildi. Gümülcine ve İskeçe müftülüklerinin başına, Yunanlı yöneticilerin tayin ettiği ve Türkler tarafından onaylanmayan müftüler getirildi.

TOPRAK GASPI
Batı Trakya'daki Türkler'in ellerindeki topraklara da çeşitli bahanelerle el konuluyor. Resmi kayıtlara göre, Lozan Antlaşması imzalandığında, Batı Trakya'daki toprakların yüzde 84'ü Türkler'e aitti. Yunanistan'ın sürdürdüğü politika sonunda şimdi Türkler'in elinde kalan toprak oranı yüzde 25'e düştü. Yönetim, asırlarca Türkler'e ait bulunan en değerli arazilere üniversite, hapishane, askeri tesis kurma bahanesiyle hiçbir hak tanımadan el koydu.
Vakıfların, yönetim ve denetim hakkını azınlığın elinden almakla yetinmeyen Yunan yönetimi, vakıflara ait gayri menkulleri adeta yağmaladı. Mesela, Gümülcine'de bir zamanlar mezarlık olan 21 dönümlük alan, şimdi 'savaş müzesi' haline getirildi. Camilerin onarılmasına izin vermeyen Yunanlılar, Türkler'e ait mezarlıklara da saygısızca davranıyor.

YUNANİSTAN, LOZAN'I ÇİĞNİYOR
Yunanistan'ın Batı Trakya Türkleri'ni asimile politikasının diğer bir hedefini de "eğitim" konusu oluşturuyor. Lozan Antlaşması'nın 40. Maddesi, Müslüman Türk azınlığa, masrafları kendilerine ait olmak üzere, ana dilinde eğitim yapacak öğretim kurumları kurmak hakkını tanıyor. 41. maddesi ise Yunan hükümetine, Müslümanların çoğunlukta bulundukları bölgelerde ilkokul eğitimi yapacak Türk çocukları için okullar açılmasını öngörüyor. Oysa Yunanistan, 1976 ve 1977'de çıkardığı iki kanunla Türk okullarını kendi gözetimine almış, okullara kendi politikası doğrultusunda yetiştirdiği Selanik Pedagoji Akademisi mezunu öğretmenleri atamış, azınlık mensubu formasyonlu öğretmenlere görev vermemiştir. 

Batı Trakya Türk Azınlığı’nın acil çözüm bekleyen eğitim, ekonomi, müftülük, vakıflar, etnik kimliğin tanınması gibi pek çok sorunları vardır. Ancak Batı Trakya Türk Azınlığı’nın çok önemli bir sorunu da gençlik sorunları, gençlerimizin sorunlarıdır. Gençliğin bu güne kadar pek gündeme gelmemiş olsa da çözümlenmesi gereken pek çok sorunları olduğu bir gerçek. Burada; sorunların çözümü için ailelere, eğitimcilere, kurum ve kuruluşlarımıza ve aydınlarımıza önemli görevler düşmektedir.

Gençlik; gelecektir, geleceğimizdir. Daha aydınlık, daha güzel yarınlar için gençlerimizin sağlıklı yetişmesi gerekmektedir. Çünkü sağlıklı bir gençlik, sağlıklı bir toplum demektir. Sağlıklı bir gençlik, sağlıklı bir gelecek demektir.

Çocukluktan erişkinliğe geçiş dönemi olan gençlik dönemi pek çok sorunu da beraberinde getirmektedir. Gençler, bu geçiş döneminde bir takım ruhsal ve fiziksel değişimlere uğrarlar. Bu dönemde yeni bir kimlik arayışına girerler, bu dönemde kişilikleri gelişmeye başlar. Çocuklukla erişkinlik arasında olan gençlik dönemi; psikolojik, sosyal ve toplumsal değişim ve gelişme süreçlerinin en önemlisidir. Bu nedenle, bu dönemde yalnız bırakılan, gerekli ilgi, sevgi gösterilmeyen, gerekli şekilde eğitilmeyen gençler gelecekte sağlıklı birer birey olamayacaklardır.

Batı Trakya gibi sorunların çok olduğu bir yerde, şüphesiz gençlerin sorunları da çoktur. Gençlerimiz dar bir çevrede, genellikle baskıcı bir toplum içinde, belli kurallar çerçevesinde eğitildiklerinden, ileriki hayatlarında da içine kapanık, hakkını arayamayan, haksızlıklar karşısında boyun eğen ya da tamamen bunun tersi saldırgan bireyler olabilmektedir. İşte burada en önemli görev ailelere düşmektedir. Aileler çocuklarının sosyalleşmesi için çaba göstermeli, onların araştıran, sorgulayan, okuyan, kendine güvenen bireyler olarak yetişmesi için ne gerekirse yapmalı, tıkandığı yerlerde de, gerekirse uzmanlardan yardım almalıdır.

Toplum yapısında ve sosyal sistemin işleyişinde ailenin de bir müessese olarak önemli bir yeri vardır. Bilindiği gibi aile; nüfusu yenileme, milli kültürü taşıma, çocukları sosyalleştirme, ekonomik, biyolojik ve psikolojik tatmin fonksiyonlarının yerine getirildiği bir kurumdur. Türk toplumunun temeli ailedir. Aile; ferdin mutluluğunun, üzüntülerinin ilk paylaşıldığı birim olduğu için temeldir. Her toplumun sürekliliği için aile, vazgeçilmez bir unsurdur.

Aile ve okul gibi çevrelerde olgunlaşan ve yavaş yavaş sosyalleşme süreci içinde ilerleyen genç, daha sonra işyeri içinde de kendi şahsiyetini bulur ve geliştirir. Çalışma hayatı; okul ve aile gibi genci saran başka bir sosyal çevredir. Şahsiyetini bulan ve farklı konu ve faaliyet alanları ile ilgi kurarak sosyal ilişkilerini arttıran ve yoğunlaştıran genç, artık farklı amaçlar güden, farklı kuruluşların faaliyetlerine katılarak sosyal hayat içinde sadece şahsiyetini geliştirmiş olmakla kalmamakta, ilgi kurduğu birbirinden farklı alanlarda yaratıcı olma özelliğini de geliştirmektedir.

Şahsiyetini yani kendi kendisini tanıyan ve kendisi gibi olan insanlarla benzerliklerini farkeden bir genç, yaratıcı olarak bir ferdiyet de kazanmaktadır. Bu özellikleri taşıyan bir kimsenin sosyal ilişkiler içinde yer alarak toplumla bütünleşme ve belirli fonksiyonlar yerine getirmesi sosyalleşmenin ortaya çıkışını kolaylaştırmaktadır. Sosyalleşme süreci içinde yer almayan, şahsiyetini geliştirmeyen ve ferdiyeti yoluyla yaratıcı olmayan bir genç ise, yeteri derecede sosyalleşerek toplum üyeliğini kazanamamaktadır. Böyle bir kimse genellikle, yerleşmiş normların dışına çıkabilmekte, çevresi tarafından davranışları yadırganabilmekte, tepki ile karşılaşabilmekte, hatta toplum dışına itilebilmektedir. Bu da gençlerin farklı bir takım psikolojik sorunlarla karşılaşmalarına neden olmakta ve gencin yaşantısında kötü sonuçlar doğurabilmektedir.

Bu nedenle her şeyden önce bu süreçte ailelere, daha sonra da eğitimcilere, kurum ve kuruluşlarımıza ve de toplumdaki aydınlarımıza gençleri bu dönemde eğitmek, onlara doğru yolu göstermek, onların yanında olarak sorunlarına çözümler aramak gibi önemli görevler düşmektedir.

Ferdin sosyalleşmesinde eğitim ve öğretim faaliyetlerinin yeri önemlidir. Kültürün kazanılması ve genç nesillere aktarılması da eğitim öğretim ve öğrenme süreci sonunda elde edilir. Eğitimin sosyalleşme içinde önemli bir yeri vardır.

Sağlıklı bir gençlik yetiştirmek için ailelere önemli görevler düşüyor. Onlar çocukları en iyi şekilde yetiştirecekler ki sağlıklı gençler yetişsin, sağlıklı bir toplum olabilelim. Ama toplumumuzda ailelerin de yeterli eğitim almadıkları, bu nedenle doğru, bilinçli bir eğitim vermede zorlanacakları ortada. Bu noktada yapılması gereken, işe önce ailelerin eğitimi ile başlamak olmalıdır. Ailelerin eğitimi nasıl olmalıdır? Burada yine yüksek öğrenim görmüş, alanlarında uzman aydınlarımıza önemli görevler düşüyor. Onlar ailelerin eğitiminde öncülüğü üstlenmeli, onlar özellikle kırsal kesimde yaşayan ailelerle sık sık biraraya gelerek sorunları paylaşmalı, onlara sağlıklı bireyler yetiştirme konusunda gereken yardımı yapmalıdırlar.

Kadın, anne olarak aile toplum arasındaki en sağlam köprüdür. İyi yetişmiş ve eğitilmiş kadın toplum hayatında daha etkili olabildiği gibi, aynı zamanda eğitimci rolü oynar. Bir çocuğun, hayatının ilk altı yılında aldığı etkiler çok önemlidir. Şu halde ilk eğitim ana kucağındaki ve daha sonra aile ocağındaki eğitimdir. Kişiyi saran ilk sosyal çevre olarak ailenin; eğitici, şahsiyet verici ve ferdi olgunlaştırıcı rolü o derece büyüktür ki, bu imkandan faydalanan ve faydalanamayan aynı yüksek diplomaya sahip kişiler arasında mesleki hareketlilikte bile çok önemli farklar doğabilir. Nitekim yapılan birçok araştırmada sadece eğitim yoluyla sosyal hareketliliğe uğramak mümkün olamamaktadır. Bununla birlikte ferdi saran ilk sosyal çevre olan aile nitelikli ise, başarı daha da yükselebilmektedir. Eğer, yüksek seviyede öğrenim görmüş bir kimse vasıflı ve yeterli bir sosyal çevreye de sahipse, sosyal statüsünde düşüş kaydetmeksizin yükselebilme şansı artmaktadır.

Eğer genç nesiller toplumun kültüründen pay alarak sosyalleşemiyorlarsa, bunun sorumluluğu, genç nesillerden çok Türk – İslam kültürünün değerlerini iyi tanımayan ve tanıtamayan yetişkinlere aittir.

Gençliğin örf ve adetlerinden gün geçtikçe uzaklaştığı, kimliğini unuttuğu, kültüründen uzaklaştığı, hoşa gitmeyen davranışlarda bulundukları, bir takım kötü alışkanlıklar edindikleri, kısacası gençliğin gün geçtikçe dejenere olduğu sık sık dile getiriliyor Batı Trakya’da. Bu davranışlarından ötürü gençler yadırganıyor, dışlanıyor, sorgulanıyor. Ancak burada, önemli bir ayrıntı da gözden kaçıyor. Gençlerin bu davranışlara yönelmesinde büyüklerin hiç mi suçu yok? Burada asıl suçlu onlara iyi bir eğitim verememiş aileler ve çevrelerindeki eğitici rolünde olan diğer kişilerdir.

Genç nesil zamanını, kahve köşelerinde kumar oynayarak, ya da diğer yerlerde hoş olmayan bir takım davranışlar içinde bulunarak geçiriyorsa; burada suç onlara iyi bir eğitim verememiş olanlardadır. Onlara boş vakitlerini yararlı faaliyetlerle geçirebilecekleri mekanları sağlayamamış olanlardadır.

Batı Trakya’da yapılan kültür aktivitelerinin yetersizliği, spor salonlarımızın bulunmayışı, kütüphanelerimizin yetersiz oluşu, gençlerin tiyatro, sinema gibi kültürel aktiviteleri izleme olanaklarının olmayışı, zekâ oyunlarını oynayabilecekleri mekanların bulunmayışı, kısacası bir kültür merkezinin bulunmayışı gençlerimizin kafeterya, kahve, disco gibi yerlerde boşa vakit harcamalarına neden olmaktadır. Her şeyden önemlisi de gençlerimiz gittikleri bu mekanlarda bir takım kötü alışkanlıklar edinmektedirler.

Son yıllarda gençliğimiz arasında içki, sigara kullanımında önemli bir artış olduğu gözleniyor. Bunun nedeninin kökünde de gençlere bu konuda iyi bir eğitim verilmemiş olması ve onlara iyi örnek olamamak yatmaktadır. Çocuğa daha küçük yaşlarda bunların zararları hakkında bilgi verilirse, yasaklamak yerine kullanıldığı takdirde doğuracağı kötü sonuçlar anlatılırsa, aile ve yakın çevredeki kişiler onlara bu konuda örnek olmazlarsa gençler bunları kullanmayacaklardır. Unutulmamalı ki yasaklara karşı ilgi, her zaman daha fazladır. O nedenle kazanılması istenen davranışları, en iyi şekilde kazandırmanın yolu örnek olmaktır.

Bugün Azınlığımızda uyuşturucu kullanımının gençler arasında hızla yayıldığı sık sık üzülerek dile getirilmekte. Yine sorunun köküne dönelim. Gençlerin uyuşturucuya alışma ve başlama nedenlerine bir bakalım. Nedenlerin başında ailede yaşanan geçimsizlik, huzursuzluk gelmekte. Ailede huzur bulamayan, yeteri kadar ilgi ve sevgi göremeyen, aile içinde sürekli tartışmalara tanık olan genç, teselliyi başka yerlerde aramaya yönelecektir. İçine düştüğü yalnızlıktan kurtulmak için, belki kendi seçimi, belki de arkadaşlarının tavsiyesi üzerine uyuşturucuya başlayabilir. Bir başka neden, yeterince sosyalleşememiş, güven kazanamamış, ikili ilişkilerinde zayıf ya da başarısız gençler uyuşturucuyu bir prestij, bir saygınlık, bir güç kazanma aracı olarak gördüklerinden buna alışabilirler. Diğer yandan gençlerin cebine bilinçsizce verilen ve kontrol edilmeyen fazla miktarlarda harçlıklar da onların bu tip kötü alışkanlıklar kazanmasına vesile olabilir. Bu nedenle aileler çocuklarına her zaman yeterince ilgi, sevgi, hoşgörü, anlayış göstermeli, onların sorunlarıyla yakından ilgilenmeli, arkadaş çevrelerini ve boş vakit geçirdikleri mekanları onlara hissettirmeden kontrol etmelidir.

Batı Trakya’da gençlerin boş vakit geçirdikleri bazı mekanlarda kumara alıştıkları, çeşitli şans oyunları oynayarak ellerindeki paraları bu yolda harcadıklarını duyuyor ve görüyoruz. Bunun sonucunda da ailelerin ne gibi zor durumlarla karşı karşıya kaldığına hepimiz yakın çevremizde zaman zaman tanık olabiliyoruz. Gençleri bu gibi kötü alışkanlıkları kazandıkları için suçlamak yerine, yine önce onları bu nedenlere iten olayları irdelememiz gerekir. Batı Trakya’da yaşanan ekonomik sorun hepimizce bilinen bir gerçek. Yüksek öğrenim görmüş ya da görme imkanına sahip olamamış gençlerin işsizlik sorunu, onların bu alışkanlıkları kazanmalarına neden olabilir. Onlara iş imkanları yaratılamıyor, geçimlerini sağlayarak rahat bir yaşam sürmeleri sağlanamıyorsa, gençlerin çareyi şans oyunlarında aramasını yadırgamamak gerek. Bir de az önce dile getirdiğim gibi boş vakitlerini değerlendirebilecek alanların bulunmayışı, onların kahve köşelerinde zaman harcayarak, bu tip kötü alışkanlıklar edinmelerine vesile olmaktadır. Özellikle köylerde bulunan kahvelerde gayri resmi olarak kumar makinelerinin çalıştırılması gençlerin bu alışkanlıkları kazanmasına neden olmaktadır. Burada, bu önemli sorunun çözümünde de yine önemli görev ailelere ve toplumun aydınlarına düşüyor. Aileler çocuklarına gerekli eğitimi vererek onları bu tip kötü alışkanlıkların zararları konusunda uyarmalı. Yine, kurum ve kuruluşlarımız gençlerimizin boş vakitlerini bu tip yerlerde değil de, kendi kuruluşlarının çatıları altında geçirmelerini sağlamak amacıyla bir takım düzenlemeler yaparak, onların bu mekanlarda kendi zevklerine ve yeteneklerine göre bir takım çalışmalar içine girerek zaman geçirmelerini sağlamaları ve gençlerin bir çatı altında toplanmaları için bazı çalışmalar yapmaları gerekmektedir.

Yine Azınlığımızda gençlerin örf ve adetlerinden uzaklaştığı, kimliğini ve kültürünü unutmaya başladığı sık dile getirilen konulardan birisi. Çok kültürlü bir toplumda yaşamak, gençlerimizin okulda, işyerinde ya da dışarıda farklı kültürlerde insanlarla bir arada yaşamak zorunda olması, şüphesiz farklı kültürlerin birbirleriyle etkileşimini doğuracaktır. Bizim tamamen başka kültürlere kapalı, yalnızca kendi örf ve adetlerimizle kendi içimizde kapalı bir yaşam sürmemiz, gençlerden de bunu istememiz mümkün değil. Bölgemizde, başka kültürden insanlarla birlikte yaşamamız kaçınılmaz. Gençlerimiz tüm yeniliklere açık olmalı, başka kültürlerdeki kişilerin yaşam tarzlarına saygılı olmalı. Onların kültürlerini görüp tanımalılar. Ama kendi kültürünü, kendi örf ve adetlerini unutmadan, kimliğini unutmadan. İşte aileler bu noktada çok dikkatli olmalıdır. Onların çağa ayak uydurmasını, başka kültürleri tanımalarını, farklı insanları tanımalarını, onlarla çeşitli paylaşımlarda bulunmalarını isterken, kendi kimliklerini unutmamalarını, kendi örf ve adetlerini yaşamalarını, yaşatmalarını sağlamalıdır.

Örf ve adetler toplumun işleyen çarkı içinde onun iskeletini teşkil ederler. Bunlar olmaksızın insanlar bir arada ve düzenli bir hayat süremezler.

Toplumların gayesi ayakta kalmak, ve manevi özelliklerini, kısaca kimliğini kaybetmemektir. Toplum tesadüfi, geçici ve teşkilatsız bir yapı da değildir. Fertlerin ortak inanış ve uygulamalarla, ortak kollektif iradeyle biraraya gelmeleridir. Bir toplumun üyeleri neyi, nerede ve ne zaman ve nasıl yapacakları hakkında ortak fikirlere sahip olmasalardı, bunların bir arada yaşamalarına da imkan olmazdı.

Sonuç olarak; sağlıklı bir gençlik için, toplumun temeli aile olduğuna göre, ailelere çok önemli görevler düşmektedir. Aileler asla baskıcı olmamalı. Çünkü baskının olduğu yerde yasaklara karşı ilgi daima fazla olur. Bir şeyi yasaklamak yerine onun zararları ve doğuracağı kötü sonuçlar hakkında gençlere bilgi vermek, onlara yol göstermek gerekir. Onlara güven duyulduğu, önemli oldukları hissi verilmeli.

Yeni yüzyılın insanı, şüphesiz daha gelişmiş, daha özgür ve daha bilgili olacaktır. Barışa ve insanlığa daha çok önem verecektir. 2000’li yılların insanı bugünün gençleridir. Bugüne kadar yapılmış çalışmaların ışığı altında gençleri geleceğe en iyi şekilde hazırlamak bizlerin görevidir.

İnsana saygılı, özgür düşünen, düşündüklerini üretime dönüştürebilen, sesini ve etkinliğini duyurabilen, araştırıcı, sorgulayıcı, hakkını arayan, haksızlıklar karşısında susmayan genç kuşaklar yetiştirmek amacımız olmalıdır. Öğrenmek, bilgisini arttırarak daha olgun ve yararlı birey olmak amacıyla sürekli okuyan bir gençlik, azınlığımızın geleceğidir, aydınlık günlerin güvencesidir.

 






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:

Kozlukebir


kozlukebirli.tr.gg

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=